Alacakaranlıkta, yıldızlar bir bir doğar ve ay ısığı, akşamları uyutulmak üzere sallanan bir cocuğun zemine düştüğünü gördüğü titrek aydinlıkmışçasına önümde uzanan uçurumu ışığa boğarken, başka zaman görmek için can attıgım bu görüntüyü göremeyecek kadar "ileriyi gören" bir insan olduğumu hissediyorum ve 5 vakit namazını kılan bir mümin olmaktan gurur duyuyorum. Bu ışıksız gecenin saçtığı muhteşem görüntüyü hayranlıkla seyretmek yerine arkamı donup, var etmekten gurur duyduğum gerçekliğimle kıbleye yüzümü dönüyorum. Farklı bir gerçeklik, inandığım sürece mutlu kılacak bir gerçeklik. Üzerinde düşünmeyi seçmeyecek kadar mantıklı ve dini bütün olduğum için rükuya duruyorum ve üzerinde düşünmeyi seçmeyecek kadar mantıklı ve dini bütün olduğuma dair duayı etmeye hazırlanıyorum. Mırıldandığım duanın hamd için olmadığını dehşetle farkediyorum. Sanki gece yarısı, yatsı namazından sonraki namazı kaçırdığımı yeni farketmiş gibi. Kime hitap ettiğimi idrak edemeden ağzımda gevelediğim saçmalıklardan utanıyorum. Şükretmek istiyorum çünkü. Arkama bakmasam da, alacakaranlığı ışığa boğan bu mucizevi görüntüye şahit olmak seçmesem de şükredecek bir dolu şey olduğunu biliyorum çünkü. Biliyorum lan işte nası nerden biliyorum. Sana kanıtlamak zorunda olduğum tek şey, saçmalamamı engellemek istemem. Hz. İbrahim'in okuyup üflemiş olabileceği kurban bıçağını tek bir bilek hareketiyle yönlendirirken keşke sussaydım diye değil, keşke kaza namazına bıraksaydım bu seferlik diye düşünüyorum. Çünkü- tahmin etmenin zor olmadığı üzere- sevimli ve babacan bir tanrımız var ne de olsa. Dilim hala saçmalamaya and içmişçesine konuşmaya çalışıyormuş gibi seğiriyor, kasılıyor ve pembeden kızıla boyanıyor. İkinci kez dönüp bakmadan uçurumdan aşağı bırakıyorum. Ağzımın içine litrelerce, tonlarca kan dolarken, dudaklarımdan aşağı damlayan "ben"in bakırımsı, ılık ve yumuşak olduğunun yarısı kadar keskin olmayan tadını alırken kalbim göğüs kafesimi çatlatırcasına atıyor. Suçluluk duygusu, vicdan azabı ve -dürüst olmak gerekirse- mide bulantısıyla temizlenmiş beynim affedilmek için yalvarmayı başaramıyor. Yıllardır kullanmadığım bir kelime aklıma geliyor sonra istemeden. Boğazıma dolan sıvıdan dolayı öksürerek gülerken bu kefaret kavramını gerçekleştirmenin tek yolunun elhamdülillah müslüman olduğumdan beri ertelediğim, inkar ettiğim şeyi kabullenmek olduğunun farkına varmanın garip huzuru beynimi kirletmeye başlıyor aniden. Kirlenmek güzeldir diye fısıldamak isterdim ama gülümsememi korumak o anda başarabildiğim tek uğraş . Aşağı bu sefer de kendimi bıraktım demek isterdim ama tam olarak olan bu değil. Sürekli zihinsel uğraşlarla yıprandığım bir günün ardından yatağa yattığım andaki huzurla boşluğa uzandım, rüzgarlarla üstümü örttüm. Ya da böyle sikko romantik bir deneyim işte, güzel olduğu vurgulamayı istiyorum sadece.
Amerikan filmlerinden kaynaklanan gereksiz genel kültürümün öngördüğü üzere tüm hayatımın gözlerimin önünden geçmesini beklerdim- ve isterdim, dürüst olmak gerekirse. Onun yerine kendi rüyalarımı hayal gücümün elverdiğinden daha canlı görmenin mutluluğunu yaşadım. İlk saniyelerde kafama takılan düşünce insan olmamdan kaynaklanan basitlikler oldu ne yazık ki. "ahu ahu abi şimdi uyurken mi uyanıkken mi gördüğüne emin olamazsın ya bazı rüyaların, benimki de aynı hesap mını sikim yaşarken mi yoksa ölürken mi bunu yaşadım karar veremiyorum." Gerçi sorulmaya değer bir soru, ama cevabını bulmakla harcamaya kıyamadım vaktimi o anda.
Ne gördüğüme emin olamıyorum. Tek bir şey; bundan eminim gerçi, tek bir varlık. "O" da olabilir, sabah simidimi paylaştığım kuş da. Tek bildiğim gerçeğin ne olduğundan emin olamasam da böyle bir anda yanımdakinin olmasını istediğim tek şey zaten "o". Ölüm döşeğinde yalnız ölecek kimsenin tek kimsesi olsanız da, seçme şansı olsa sizin yerinize yanında asıl olmasını istediği kişiyi tercih eder ya, öyle düz bir mantıkla O olduğuna inanıyorum. Benden hızlı uçarak bana kılavuzluk ediyordu (kuş seçeneği daha mantıklı geldi bu şekilde düşününce). Beraber güneşin adeta ışıltısına saygı duyduğu için sarıya boyamak istemeyeceği bir maviliğe sahip bir denizin üstündeydik. Rüzgarın serinliğinden mi bilemesem de yüzmüşçesine serinliğini hissettim o sınırlarını insanların koyduğu mucizede. Hava karardığında geceyi geçirmek için gelmişçesine pruvadan pupasına kadar tertemiz kalmış, rüzgardan aldığı hıza meydan okurcasına küreklerinin de denizin dalgalarıyla yarattığı melodilerle yol alan gemiye çıktık. Kürekçiler dolunayda her zamanki tatli ezgilerini soylüyolardı. Yanımdaki varlığın ismini bilmesem de beraber çıktığımız yolculukta arkadaşlığımdan zevk alıyormuşçasına gideceği yerleri anlatıyordu bana sıkılmadan. "...tanrilarin mekani ve sayisiz altin kentin ulkesi.Şahit olduğun en güzel yaz gecesinin güzelleştirdiği korular kadar hoş kokulu ormanlari, kokusuna doyamayacağın meşe ve sandalagaclarindan oluşur ve agaclarinda sevimli kuslar civildayip kanat cirpar. Ormanların ötesinde seyretmekten sıkılamayacağın cicekli, yemyesil daglarinda, oyma ve kabartma resimleriyle bezeli bir magaradan dogan tertemiz nehirin serin sularinin gumus cesmelerden buyuleyici bir muzikle dokuldugu bahceleri olan beyaz mermerden tapinaklari bulunmaktadir. Tanrıların kenti olduğunu vurgulamaktan bıkmadığını kanıtlamak istiyormuşçasına etrafi altin surlarla cevrilidir ve kaldirimlari da altin doselidir. Geceleri caddeler ve bahveler, uc renkli kaplumbaga kabugundan nyapilmis sirin fenerlerle; ozanlarla calgicilarin yumusak notalariyla aydınlanır. Sevdiğim kentin evleri,o güzelim mağaradan çıktığı için kutsal sayılan nehirin sularinin aktigi hos kokulu bir kanal uzerine kurulmus birer saraydir. Bu saraylar mermerden; çatilariysa, güneş işinlarini yansitarak kentin gorkemini daha da artıran ışıl ışıl altindandir...
Kürekçilerin ezgisi aniden kesilmeden önce bu tatlı betimlemeyi gözlerim kapalı ne kadar süre hayalimde canlandırdım kestiremiyorum. Hissettiğim mutluluğun gözlerimden anlaşıldığını hissedercesine yavaşça gözlerimi açtığımda bana baktığına şahit oluyorum. "O" en başından beri "O"ymuş. Sanki süphem varmış gibi emin olamadığım zamana üzülüyorum. Gitmek istediğini hissediyorum kelimelere ihtiyaç duymadan konuşabiliyormuşuz gibi. Bana anlattığı o güzelliklere geri dönmek istiyor. Dönmesini istiyorum ben de. Bilinmeyene gittiğim bu yolculukta beni terkedeceği zamanın eninde sonunda geleceğini biliyordum. Bu kadar çabuk olmasaydı keşke. Gözlerinde bir beklentiyle bana baktığını farkediyorum o anda. Benimle beraber gitmek istiyor. Onun mutluluğunu görmemi istiyor, bilinmeyene gitmeye devam etmeyeceğimden emin ayrılmak istiyor. Kısacık, kimine göre çok uzun yaşadığım hayatımda hissettiğim en büyük minnet duygusuyla gülümsüyorum. Hayatımda nadiren başıma gelen bu anın tadını çıkarım. Bütün duygularımdan eminim ve bu hissettiklerim dokunabileceğim kadar yoğun bir şekilde etrafımda. Bu sefer dokunmaya çalışmaya ihtiyacım yok Tanrıya şükürler olsun ki. Uzun zamandan beri ilk defa bu kadar içten şükrediyorum. Beraber gemiden ayrılıyoruz ve beraber şahit olacağımız nice şafağın ilk ışıkları yolumuzu aydınlatırken o "sevdiğimiz" kente gidiyoruz.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Sanırım bugüne kadar genele bakınca bütün ama parçalara ayırınca yazdığın -en- saçma şeylerden biri. Yani nasıl kopuyorsun arada, okurken anlamıyorum. Alıp başını gidiyorsun, sormazlar mı sanıyorsun "nereye hacu?".
YanıtlaSilDini işlere bulaşmak ile senin aklımda oluşan imgeni bir karede düşünmek zihnimi kıkırdatıyor. Daha kopuk şeyler yazman dilekleriyle yorumumu tamamlıyorum...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil